KADIN ANNEDİR

KADIN ANNEDİR  

Dünyanın en zor mesleği anneliktir. Ne izni vardır, ne gecesi, ne de gündüzü... Toplumu doğuran kadınlardır. Yani, yetiştirdikleri çocukların kişiliklerinde toplum şekillenecektir. Onun için anne ile çocuğun ilişkisi, geleceğin inşasıdır. Eğer anne, kız evlat yetiştiriyorsa, sorumluluğunun daha büyük olduğunu bilmelidir. Çünkü; Hz. Peygamberimiz; “Her kim iki kız çocuğunu yetişkinlik çağına gelinceye kadar büyütüp terbiye ederse, kıyamet günü o kimseyle ben şöyle (parmaklarını bitiştirerek) yan yana bulunacağız” şeklindeki müjdesine ve buna benzer daha bir çok büyük müjdeye nail olmak kolay değildir.

Rabbimiz, yüreğimizi “ana yüreği” yapmasa, kalbimize bu engin şefkati koymasa, bizi büyük ecirler ve cennet vaadi ile özendirmese, hangi insan, bir başka insan için bu derece fedakarlıklara katlanır, dur durak bilmeden çalışır.

Okuma yazma dahi bilmeyen bazı annelerin pırlanta gibi kızlar yetiştirdikleri hepimizce malumdur.  Evlerinin her köşesini süsleyebilecek çeyize sahip kızların, saliha bir kul, eş ve anne olmaları için almaları gereken eğitimleri acaba ne seviyededir? Manevi iklimleri de acaba böylesine ince ince işlendi mi? En az elâleme (!) gösterecekleri çeyizleri için olduğu kadar, Rablerine sunacakları amel defterleri için de hazırlanıyorlar mı? (1)

Günümüzde bazı babalar baba olmaktan, bazı annelerde anne olmaktan korkuyorlar. İyi bir baba olma yerine, iyi bir iş adamı, iyi bir anne olma yerine, iyi bir iş kadını olma yarışı başladı. Çocuklar anne şefkatinden mahrum, baba sevgisinden uzak, bakıcıların ellerinde büyümeye terk edildiler. Onlara bir anne kucağı, bir aile ortamı çok görüldü.

Aile, sıcak bir yuva olmaktan çıkıp, maddi menfaatlere alet edilmiştir. Yurtdışında işçi olabilmek için, akla hayale gelmedik evlilikler yapılıyor. Gençlerimiz yaşlı yabancılarla evleniyorlar. Kültürü, dini, dili ve ırkı kendisiyle bağdaşmayan bir insanla hayatlarını birleştiriyorlar.  Oysa, bir toplumun felâketi, ailenin felaketi ile başlar. Temeli menfaat ve para üzerine kurulan bir aile, henüz kurulmadan dinamitlenmiştir.

            Kays, Leyla için Mecnun yani deli olmuş, Kerem, Aslı’nın ateşiyle yanmış. Ferhat, Şirin için dağları delmiş. Kimini deli eden, kimini cayır cayır yakan, kimine dağları deldiren hep kadın olmuştur. Acaba bir ömrü, kadın uğruna mahvetmek ER kişiye yakışır mı? Bu hayat bu kadar ucuz mu?

Hz.  Peygamber Efendimizden,  bir gün hanımları isteklerde bulun-

dular. Dediler ki; Biz ipek elbise isteriz. Zîynet eşyası isteriz. Diğer kadınların giydiklerinden bize de al diye, Hz. Peygambere hallerinden şikayet ettiler. O derece ki, Hz. Peygamberi oldukça üzmüşlerdi. Bu durum karşısında ayeti kerime nazil oldu. Yüce Allah buyurdu ki; “Yâ Muhammed! O hanımlarına söyle, Allah’ı ve Resulünü istiyorlarsa, yerlerinde otursunlar, seni üzmesinler. Onlar şayet dünya hayatı veya onun süsünü istiyorlarsa, onlara de ki; sizi boşayayım, ne haliniz varsa görün, de.” Demek ki, bir kadın maddi imkansızlık sebebiyle kocasına takaza edemez. Onda var, benim niye yok diyemez. Mukayese şeytan işidir. Hiçbir işte mukayese yapılmaz. Mukayese sadece ilimde, bilgide olur. 

Hz. Hatice validemizin vefatı Allah Resulünü çok üzmüştü. Hz. Fatıma annesiz, yetim kalmıştı. Bir gün Osman b. Maz’un’un hanımı Havle, Hz. Peygamberimize gelerek;

-         Ey Allah’ın Resulü, Hatice’nin eksikliği göze çarpıyor?

-         Evet o, çocuklarımın annesi ve evimizin gözetleyicisiydi..

-         Sizin için dünürcülük yapabilir miyim?

-         Kime dünürcülük yapacaksın, ya Havle?

-         Düşündüğüm, Zema kızı Sevde’dir. İman etmiş ve size tabi olmuş

biridir.  Resulüllah, Havle’nin bu teklifini uygun buldu. Sevde’ye onu dünür gönderdi. Durumu öğrenen Sevde, çok memnun oldu ama, tereddüt etti. Tereddüt edişi sorulunca da;  “ - Benim çocuklarım var, onlar gürültü yaparak Allah Resulünü rahatsız ederlerse, buna dayanamam” dedi. Bunun üzerine Allah Resulü şöyle buyurdular; “Allah seni esirgesin. Kadınların hayra üstünü, küçük çocuklarından dolayı meşakkate uğrayandır” cevabını verdiler. Ve Resulüllah ile Hz. Sevde’nin nikahları, bi’setin onuncu yılı Ramazan ayında kıyıldı. Sevde, efendimizi memnun etmek için elinden gelen her şeyi yapar, Peygamberin nikahı altında ölmeyi arzulardı. Bir gün sana en önce kim kavuşacak ey Allah’ın Resulü? diye sordu. O da; Eli uzun olanınız buyurdular. Peygamberin hanımları çubuklarla ellerini ölçmeye başladılar. Baktılar ki, Hz. Sevde en uzun eli olan. Fakat olay daha sonra çözüldü. Eli uzun demek, hayır ve sadakayı en çok veren demekmiş.  En çok iyilik ve sadaka verenin Hz. Sevde olduğu biliniyordu. O gelin olacak kızlara elleriyle örgüler örerek, çeyizler yapar hediye ederdi. Kapısına gelen her muhtaç kişiye mutlaka bir şeyler verirdi. Hz. Ömer devrinde vefat eden, Sevde, Hz.Peygamberin vefatından sonra hiç dışarı çıkmamış,O haneyi saadetten tabutuyla ayrılmıştır.  

            Medine Devleti kurulduğu zaman, 12 kişilik yönetim kurulunda, Hz. Nesibe ile bir hanım daha idari ve politik görev üstlenmişlerdir. Medine’nin ilk Belediye Reisi Hz. Şifa isminde, kıymetli bir annemizdi. Hz. Aişe hukukçu, Hz. Nesibe doktordu. Kısacası; Batıda kadınlar İncil’e el süre-mezken, İslâm dünyasında ilimle ve idari işlerle meşgul olmuşlardır. (2)

 

            Hz. Peygamber kadınlarla toplantı halindeydi. Hanımlar Allah Resulünden bilgi alış verişinde bulunuyorlar, sorular sorup, cevap alıyorlardı. Fakat kadınlar gürültü yapıyor, yüksek sesle konuşuyor, dağınık bir vaziyette bulunuyorlardı. İşte böyle bir hengamede Hz. Ömer kapıyı çalar. Ömer’in kapı çalışını duyan bütün hanımlar, telaşlanarak, üstlerini başlarını toplamaya başlayıp, adeta esas duruşa geçerler. Ömer içeri girince, Allah Resulü tebessümle gülmeye başlar. Ömer sorar;

-         Anam babam sana feda olsun yâ Resulallah! Allah neşenizi arttırsın;

niye güldünüz!

-         Şu yanındakiler var ya, işte onların davranışları hoşuma gitti. Senin

sesini duyar duymaz, büyük bir telaşla hemen örtülerine sarındılar.

      Bunun üzerine Ömer; “Yâ Resulallah! Halbuki siz onların saygısına daha layıksınız.”der ve kadınlara dönüp, onları bir güzel paylar: “Sizi gidiler, demek, Allah Resulünden çekinmiyor da benden mi çekiniyor-sunuz?

      Bunun üzerine kadınlar tavır alıp içlerini dökerler;” Yâ Ömer sen, Resulüllah’dan daha sertsin, daha musamahasızsın, Onun için böyle davrandık.” Bu durum üzerine Allah Resulü devreye girerek, “Doğru, yâ Ömer! Geniş bir caddede yürürken, şeytan seninle karşılaşsa, vallahi yolunu değiştirir!” buyurdular.

Yaşlı bir kadın, Hane-i Saadetin kapısını çalar. Hz. Peygamberimiz bu ihtiyar kadını görür görmez, onu karşılar ve aşırı hürmet eder ve Hz. Aişe’ye seslenir. – Ya Aişe, bak bu yaşlı teyze, Mekke’de iken bize gelir giderdi. Hz. Hatice’nin de arkadaşlarındandı. Gel seni tanıştırayım.

            Hz. Aişe, dayanamaz. -Ya Resulâllah, ben gencim, hem de güzelim. Böyle yaşlı kadına, ölmüş gitmiş Hatice’den de, niye iki de bir bahsedersin, bilmem ki? Der.

            Hz. Peygamberimiz; - Ey Aişe, kimse bana yardım etmezken  Hatice’ydi  bütün servetini veren. Kimse beni tasdik etmezken, Hatice’ydi ilk iman eden. Başıma kumlar, deve işkembesinin atıkları atıldığı zaman Hatice’ydi onları teker teker temizleyen. Altı çocuğumun anası, var mı, Hatice gibisi, Ya Aişe? Deyince;

            Hz. Aişe, dediğine pişman olur. Keşke hiç karışmasaydım, Hatice’yi bu kadar sevdiğini bilmeseydim. En çok beni sevdiğini zannetseydim. Temennisinde bulunur. “AHDE VEFA İMANDANDIR” ölen hanımına dahi toz kondurmayan vefalı bir insandır.

Mekke’nin fetih gününde,  şöyle  bir  olay  vukua  gelir. Mekke’ye giren muzaffer komutan  Hz. Muhammed’i  herkes evinde misafir etmek ister.  O ise,  baba  evinde kalmayı tercih eder. Fakat, müşrikler  onun  evini yakıp  yıkmış  ve  harabeye çevirmişlerdi. Bu duruma çok üzülen Hz. Peygamber’e;   “Üzülme  ey  Allah’ın  Resulü,  bir  kaç gün içinde senin için en güzel evi  yaparız, şimdi bizim  misafirimiz  ol,  diye teklifte bulundular.

O  bu  tekliflerin  hiçbirine  aldırmadı,  yanında  Hz. Aişe  validemiz  olduğu halde, şehrin kenarına doğru yürümeye başladı. Cennetü’l-Mualla’ya geldi. Evvelki hanımı,  Hz. Hatice (ra)’nin  kabri  başına bir çadır kurdu. Mekke’de ki evi tamir edilene kadar, mezarlıkta ve  çadırda yatma-

yı yeğlemiştir. Bu hareketiyle; vefat etmiş  olan hanımına da vefa örneği göstermiştir.

Rusya’dan bağımsızlığına kavuşmuş, TÜRKİ cumhuriyetleri gezen müslüman bir din adamı elinde teyp, Kur’an-ı Kerim kasedi açmış, Pazar yerinde geziyor, halkın dinlemesini temin ediyormuş. O esnada, yaşlı bir kadın, bu ne sesi? diye sorar.

Adam der ki; Kur’an sesidir.

Kadın; Vallahi ben, 70 yıldır, bu sesi hiç işitmedim. Tezgahımda ki bütün mallar senin olsun, şu kasedi bana ver, der. Adam, kasedi verir.fakat kadının tezgahındaki malları almaz.

 O esnada kadına derler ki;Sen deli misin?, bir teyp kasedine bütün mallar verilir mi?

Kadın derki;” Çok sevdiğim  bir kız torunum var. Bu Kur’an kasedi için onu isteseydi onu bile verirdim. Siz ne zannediyorsunuz? Bu Allah kelamıdır. İlk defa duyuyorum. Rabbime şükürler olsun.” Demek ki, nimetten uzaklaşıldığı zaman kıymeti artıyor.

Hz. Fatıma, Peygamber kızı olmasına rağmen, sade ve mütevazi bir hayat yaşardı. Peygamberimiz,  kızını her gördüğünde sevinir, onu ayakta karşılar, iltifat ederek yanına otururdu. Babası Fatıma’nın evine gittiğinde oda aynısını babasına yapardı.

İyi terbiye vermek, öncelikle iyi terbiye sahibi olmakla mümkündür. İnsan bulunduğu cemiyette terbiyesi kadar yer bulabilir. İnsanlığa faydalı olmanın yolu cemiyete girmektir. Cemiyete karışmayan kimsenin, insanlığa yararı olmaz.

Çocuklar aile içinde anneye daha yakındır. Çünkü anneler, merhamet ve şefkatin beşiğidir. Babaya yapılan istekler, çoğu zaman anneler aracılığı ile duyurulur.

Çocuklar anne babalarıyla konuşurken, el kol hareketleri ile seslerinin tonlarına dikkat etmelidirler. Kabalığa ve terbiyesizliğe sebebiyet verecek davranışlardan kaçınmalıdırlar.

            Bütün bunların yanında annelik farklı bir duygudur. Kadınların hedefi de anne olmak olmalıdır. Tarih öyle anneler yetiştirmiştir ki, onların fedakarlıkları yüreklerimizi dağlar.

Anne yavrusuna sarılmış, enkaz altında, bebeğini kucağına almış, sırtını koca betonlara, kolonlara siper etmiş. İşte böyle bir anne, iki gün sonra enkaz altından çıkarıldığında, çocuğunu kurtarma ekiplerine teslim ettikten sonra, ruhunu teslim ederek, şehitler defterine yazılır. Kadın denilince, insanda uyanan ilk insani imaj anadır. Sonra, şefkattir, merhamettir, hayat arkadaşıdır, nazik bir kalptir. Hepimiz çok iyi biliyoruz ki, annelerin şefkati olmasaydı, bugün hiçbirimiz hayatta olmazdık.

Ana başa taç imiş,

Her derde ilaç imiş,

Bir evlat pir olsa da,

Anaya muhtaç imiş.

Hz. Peygamberimize İnsanlar içinde hürmet ve itaate en lâyık olan kimdir diye sorulduğunda, annendir. Sonra kimdir, yine annendir, sonra kimdir, yine annendir. Dördüncüde sonra kimdir, denildiğinde, babandır” buyurdular. Bu hadisi şerifte; erkeklerin kadınlara 3/l mağlup olduklarını görüyoruz. Yani 3 defa anne, bir defa baba zikrediliyor.

Türk milleti, yaşlı ana babaları ile büyüklerini karşılık beklemeden, ölünceye kadar bakar. Anne babaların evlatları dururken huzur evlerinde yaşamaları millet geleneğimize aykırıdır. Özellikle analar evlatları için yanıp tutuşurlar. Hele evladını askere gönderen annenin fedakarlığı bir başkadır, Bir asker anası duygularını şöyle dile getirir;

 

ASKER KINASI

Dün gece rüyamda yavrumu gördüm,

Yün çorap istedi, o sabah ördüm.

Zarfa “Şırnak” yazıp postaya verdim,

Askerin anası erinmez imiş.

İzinden dönerken gününü saymış

Az değil, uz değil tam on dört aymış

O gece görmedik bir yıldız kaymış

Yıldız, sahibine görünmez imiş.

Tez geçti zaman, üç ay kalmıştı

Kuşkunun yerini umut almıştı.

Cansız hayalim diye bir resim salmıştı

Belki de gidip de gelinmez imiş.

Soğukmuş oralar, her taraf karmış,

Dağlar amansızmış, yolları darmış,

Bastığı yerde de bir mayın varmış

Toprağa basarken bilinmez imiş.

Al kanları beyaz kara dökülmüş,

Kolu kopmuş yavrumun, topuk sökülmüş,

Duydum ki, Mehmed’im ölürken gülmüş,

Halbuki ölürken gülünmez imiş.

Yanası yanası ciğer yanası,

Yansa da ağlamaz şehit anası.

Ananın yaktığı asker kınası,

Kıyamete kadar silinmez imiş.

                            (İsmail BÜYÜKEROL)

 

Anne sütü; çocuğu hem güçlü olarak besler, ilaç gibi tedavi eder, hem de hastalıklardan korur. 20 asırda, tıp ilmi anne sütünün büyük yararını yeniden keşfetmiştir.

Gençliğin bugünkü perişan halinin sebebi, anne sütü emmeyişi, haram lokma ile beslenmesidir. 

Genel Müdür olmuş biri, annesini çok gücendirmiş. Oğlunun sorumsuzluğuna çok gücenen anne, dayanamamış; “Oğlum böyle beni üzersen, sana sütümü helal etmem” demiş. Genel Müdür; ”Annne sana bir inek alayım, bana emzirdiğin sütün on mislini iç, bu iş bitsin” demiş. Anne sütünü, inek sütüyle eş değerde gören müdür, insan yavrusunun ne kadar zor büyüdüğünü bilemeyen bir genel müdür. Kendi yavrusunu sevdiği kadar, annesinin kendisini sevdiğini anlayamayan genel müdür.

Hz. Peygamber Hendek savaşından dönüyordu. Henüz evine gelmeden, bir haber geldi. Medine çarşı-sında, bir yahudi,  müslüman bir kadına sarkıntılık yapar, mahrem yerlerini açarlar. Bu olayı gören müslüman bir genç, o yahudiyi öldürür. Diğer yahudiler de birleşerek o müslüman genci öldürürürler. Bu olay üzerine Hz. Peygamberimiz minbere çıkar. İZHEBU İLA BENİ KURAYZA “Hepiniz derhal Beni Kureyza’ya gidin” LA TUSALLİYENNE AHADÜKÜMÜL ASRA “ Öyle gitmelisiniz ki, hiç biriniz ikindi namazlarınızı kılmayacaksınız. Namusunuzun korunması için, farz olan ikindi namazını tehir edeceksiniz. Ne zaman kılacağız ya Resulallah? dediler. Allah Resülü; Beni Kureyza’ya varınca dediler. Neticede; Bir müslüman kadının iffet ve namusu uğruna beni Kureyza yahudileri Medine’den sürdüldüler.

 

Bir bayrak ki yükselir Hakk katına,    

Dalgalanır Türk ve İslâm adına,

Cennet müjdesi var, Cenab-ı Hakk’dan

O bayrağı taşıyan her kadına.

İslam kadınlar için bir baştır, neticedir.

Timsal Hz. Aişe, Şeyma’dır, Hatice’dir.

Kadına dil uzatmak kimin ne haddinedir,

Kadın, Resül anası, Hz. Amine’dir.

 

 

Kocaman ve içten bir öpücükle “seni seviyorum anneciğim” demek ne güzeldir. Bir insanın dünyaya gelir gelmez ilk temas ettiği kişi annesidir. Çocuğun tüm sevinç ve hüznü anneye bağlı , tüm dünyası anne üzerine kuruludur. “Uslu dur yavrum, derslerini bitirmeden sokağa çıkamazsın, üsütne kalın bir şey almadan dışarı çıkma, üşütürsün” uyarıları çocuk hangi yaşta olursa olsun, annenin duyarlılığı ve alakası vardır.

Damat olan her delikanlı, gelin olan her genç kız annesinin yüreğini kuş gibi uçurur. Evlatları düşünmek annelerin gıdasıdır. Yemez yedirirler, giymez giydirirler. Bütün bu çilelerle onlar yorulmaz. Çocuğunun bakım ve zahmeti yormaz anaları. Onları hayatın acı ve ızdırapları yorar. Evlatların saygısızlığı, başarısızlığı, onların acıları anaları kahreder. Bu kervanda yol alırken, birde bakar ki yolun sonu görünür. Elden ayaktan düşüp, göçüp giderler.

Annenin ölümü, yas günüdür. Çocuğun bundan sonra, hayat yoluna annesiz devam etmesi gerekecektir.  Hayat anne varken ne kadar tatlı ve kolay ise, onun yokluğunda o kadar acı ve zordur.  Çünkü, bir zamanlar hiçbir menfaat beklemeden her derde koşan, her acıyı ve sevinci paylaşan, fedakar yoktur artık...

Anne konulu her roman, şiir, öykü ve diğer edebi türlerin, türkülerin notalarında uçuşan analar; bir hasret duygusu halinde siner benliğimize..

Tüm çocuklar, annenizi hep sevin, sevindirin. Annelerimizin ömrünü uzatacak tek şey sevgidir. (3)

 

Anne

 

İlk kundağın ben oldum, yavrum;

İl oyuncağın ben oldum!

Acı nedir, tatlı nedir .. bilmezdin...

Dilin damağın ben oldum!

Elinin ermediği, dilinin dönmediği çağlarda, yavrum

Kolun kanadın ben oldum,

Dilin dudağın ben oldum.

Belki kıskanırlar diye gördüklerini,

Sakladım gözlerden gülücüklerin...

Tülün duvağın ben oldum!

Artık isterlerse adımı, söylemesinler bana,

“Onun annesi” diyorlar...

Bu yeter sevgilim, bu yeter bana!

Bir dediğini iki etmiyeyim  diye öyle çırpındım ki,

Ve seni öyle sevdim,

Sana o kadar ısındım ki,

Usanmadım, yorulmadım, çekinmedim

Gün oldu, kırdın... İncinmedim;

İlk oyuncağın ben oldum, yavrum

Son oyuncağın da ben oldum...

Lâyık değildim, lâyık gördüler

Annen oldum yavrum, Annem oldum!

 

Arif Nihat Asya anne ile ilgili bu duyguları beslerken, yine kıymetli şairlerimizden Ahmet Kutsi Tecer, çocukların bir gün yuvadan uçup gidişlerini şu mısraları ile ifade eder;

 

Bütün ümitleri yel alır gider,

Tomurcuk açılır sel alır gider,

Anneler büyütür el alır gider.

 

Günümüz dünyasında, gözden uzak tuttuğumuz bir sorun var. Oda, yaşlılarımızın durumu! Anne, baba ve çocuklardan oluşan, çekirdek aile tipi içersinde, yaşlıların yer almadığını biliyoruz. Yaşlanan insanlar çocuklarının sesini, soluğunu her an duymak iztedikleri sıcak aile ortamını istiyorlar. Dilimize kolayca gelen bir söz var: “Hayat devam ediyor...” Doğru, hayat devam ediyor, ama, Duygular da..

Cenab-ı Hak, annelerimize babalarımıza hayırlı, sağlıklı ve mutlu ömürler nasip etsin. Onların acı ve ızdıraplarını bizlere göstermesin. Onları evlatlarından memnun ve hoşnut eylesin. Bizlere anne baba bedduaları aldırtmasın. Hayırlı evlat olabilmeyi bizlere nasip eylesin. Yaşlanıp, ihtiyarladığımızda evlatlarımıza muhtaç hale geldiğimizde onları bezdirecek, nefret ettirecek durumlara düşmekten bizleri muhafaza eylesin.

                                                        Mehmet Kantarcı

                                                                                                       .../..../2001-Yalova

 

 

 

(1)  Meltem ERDEM, Altınoluk, yuvamız eki/Mart-2000 sayısı, s.2-3

(2) H.NURBAKİ, İlimle gelen İman, s.57)

(3) Kemal Aydın, Yeni Düşünce Dergisi,”Ölümle Hayat arasındaki Çizgi Anne”  s.28-29,     

     sy:2001/18)

 

Yorum Yaz