GÖRGÜ KURALLARI

GÖRGÜ KURALLARI

 

         İslâm, sevgi ve muhabbeti müessese haline getiren bir dindir. Sevginin temeli görgü kurallarıyla atılır. Yeryüzünde en görgülü ve en kibar insan, hiç şüphesiz ki, Hz. Peygamberimizdir. Onun yaşama modelini kendimize örnek edindiğimiz müddetçe, toplumda sevilen ve itibar gören insan olacağımız muhakkaktır. Bu sebeple görgü kuralları dediğimiz, Adâb-ı muaşereti, yaşantımızda, ölçülü bir şekilde tatbik etmemiz gerekiyor. Çünkü; görgü insan olmanın sosyal bir gereğidir. Görgü ve bilgi sahibi insanlar, her zaman toplumun en medeni insanlarıdırlar. Ama; insanlar hiçbir zaman görgülü doğmazlar. Bütün bu hususiyetler sonradan kazanılır. Bu dersimizde, görgü kurallarından birkaçını izah etmeye çalışalım;

 

SELAMLAŞMA; İnsan ilişkilerinde nezaketin ilk basamağıdır.  Kural olarak, genç yaşlıya, memur amire, yürüyen duran kimseye, yeni gelen orada bulunanlara selâm verir. Verilen bütün selâmların alınması lazımdır. Selâm almamak ağır bir hakaret sayılmaktadır. Hz. Peygamber Efendimiz;                                        Selâmı aranızda yayınız” buyurur. Bu sebeple selâm, dostluk ve muhabbetin anahtarıdır. Şu hususu hatırlatmakta da fayda vardır. Yemek yiyene, Kur’an okuyana, namaz kılana, selâm verilmez.  Selâm verirken ruküya eğilir gibi, vermek mekruh sayılmıştır. İslâm dininin bize öğrettiği selâm şekli SELAMÜN ALEYKÜM, alınma şekli de; ALEYKÜM SELAM‘dır. Selâm esnasında, tebessüm etmeli, el cepte, sigara ağızda selâmlaşılmamalıdır.

 

Güzel bir tebessüm, insan kalbine gözler aracılığı ile gönderilen güzel bir ışık gibidir. O gönül kapısını açan bir anahtardır. İnsanı erişilmesi imkansız görünen yerlere dahi ulaştırır.

Selâmdan sonra, tanışma ve tanıştırılma gelir. Küçük büyüğe, ast üste tanıştırılır. Tanışmada insan adıyla beraber, göreviyle birlikte tanıtılır. Ve tokalaşılır. Tokalaşmak bir sevgi gösterisidir. Uzatılan eli geri çevirmek büyük bir kabalıktır. Tokalaşırken muhatabın yüzüne tebessümle bakmak gerekir.

 

El öpme toplumumuzda çok yaygındır. Ancak, büyüklerin, hocaların ve alim kişilerin elleri öpülür. Tokalaşmak, Hadis-i şeriflerde musafaha yapmak diye geçer, bu sünnettir.    

                    

İyi bir görüntü insanlar üzerinde olumlu tesir bırakır. Karşılaştığımız insanın bizim hakkımızda ilk intibaı, kıyafetimiz ile yüz ifademizdir.  Nasreddin Hoca, bir davete eski bir kıyafetle gidince, onu kimse tanımamış. Hemen evine gelip, sarığını ve cübbesini giyerek aynı davete tekrar gittiğinde, herkes onu ayakta karşılamış, özel sofralar kurulmuştur. Hoca yemek yerken; bu olayı veciz bir ifade ile şöyle dile getirmiştir;  “Ye kürküm ye” Buna benzer bir sözde; “İnsanlar kıyafetleriyle karşılanır, zekalarıyla uğurlanırlar.” Şeklindedir.

Görgü kurallarının en çok uygulanması gereken yerlerden biride SOFRA’dır. İnsanın yaşayabilecek ve sıhhatini koruyabilecek kadar yemek yemesi farzdır. Çünkü insan her türlü vazifesini, ancak sağlam bir bedenle yerine getirebilir. Bu bedenin sağlam ve sağlıklı tutulması icab eder.  Yemekte bu bakımdan manevi mükafat da vardır.  Ama, doyduktan sonra   aşırı yemek haramdır. Fazla yemekler yapıp da israf etmek, yenilmeden ziyan olmasına, çöpe atılmasına sebebiyet vermek de haramdır,

 

Yemeğe her zaman Besmele ile başlamak, sonunda Elhamdülillah demek, yemek öncesi ve sonrası elleri yıkamak, yemekte lüzumsuz konuşmamak, İslâmi güzelliklerdendir. Yemekte bacak bacak üstüne atmak, sigara içmek uygun değildir. İsrafı önlemek için, herkes yiyebileceği kadar tabağına almalı, tabakta yemeklerin bırakılıp çöpe atılması önlenmelidir.  Yemeğin sonunda, yemek sahibine teşekkür etmek gerekir. Misafir sofradan kalkmadan sofradan kalkılmamalı, ev sahibi misafirini yalnız bırakıp, bulaşık yıkamamalıdır.

Hz. Peygamberimiz; “Yemekten evvel ellerin yıkanması fakirliği, yemekten sonra ellerin yıkanması da günahları giderir” buyurmuşlardır. Yemek zevk için değil, Allah’a daha iyi kulluk şuuruyla yenmelidir. Yalnız başına yemek yemektense, aile ve efradıyla yemek daha hayırlıdır. Birlikte yenen yemeklerde her zaman daha bereket vardır. Ayrıca, yine Peygamberimiz; “Ekmek kırıklarını toplayıp yiyen kimseye darlık yoktur ve çocukları zeki olur” buyurur. Bir başka Hadis-i Şerif’lerin de ise;”Misafirlerinizle sofrada uzun oturun, çünkü Allah, sofrada geçen zamandan kulunu hesaba çekmez” buyurmuşlardır. Yine Peygamberimiz;”Cömerdin yemeği şifa, cimrinin yemeği hastalıktır” buyurarak, cömertlerin ikramını övmüştür. Cömertlik parayı veya malı hayırlı işlere dağıtmaktan lezzet almak, mutluluk duymaktır. Kısacası; İslâmın emrettiği yerlere yapılan harcamadır. Cimrilik ne kadar kötü ise, cömertlik o derece iyi ve güzeldir. Cömert insanlar, toplumun sevilen insanlarıdır.

 

Bir başka görgü konusu; TELEFONLA KONUŞMA adabıdır.  Telefon eden kimse, önce selâm vererek kendini tanıtmalıdır. En çok hatalı davranışlarımızı telefonda yapmaktayız.  Karşımızdaki insana hiçbir zaman, küçük çocuk dahi olsa, ”Kimsin” denmez. Kimsiniz veya kiminle görüşüyorum denir. Ayrıca yanımızda misafir varken, uzun ve lüzumsuz konuşmak adaba uygun değildir.  Telefon kim tarafından açılmışsa, yine o şahıs tarafından kapatılmalıdır. Konuşma bitmeden, şahıslar birbiriyle vedalaşmadan telefon kapatılmaz. Hiddet ve öfke ile hiçbir kimsenin yüzüne dahi telefon kapatılamaz. Bu insani bir davranış olmaz.  Nezaketsizlik sayılır. Ama telefonlarda da uzun uzun konuşup, karşıdakini sıkmamak, bıktırmamak gerekir. Bu konuda en önemli husus, kısa ve öz konuşmayı becerebilmek, kişinin olgunluğunu gösterdigi gibi,  faturaların az gelmesini de  sağlayacaktır.  

 

Günümüzde cep telefonları, tarihte emsali görülmemiş bir tüketim şehvetini oluşturmuştur. Zaruri ihtiyaçlarımız olan ekmekten, yemekten, yakacak, elektrik, su, giyim, kuşamdan çok, cep telefonlarının faturalarına ödemeler yapılıyor. Gelişen teknoloji ile her gün yeni modeller üretilerek, özendiriliyor.

 

Bugün toplumun her kesiminde, öğrencilerde, zengin-fakir, erkek-kadın herkeste, cep telefonları, sanki emzikli bebeklerin, yalancı memeyi ağızlarından düşürmedikleri gibi, telefonlar ellerden, kulaklardan düşmüyor. Sanıyorum, bu konuda dünya şampiyonu bir ülke olduk. Gezebildiğim bir çok ülkenin hiç birinde, bu denli telefon furyasına rastlamadım. Sorun sadece, fatura ile de bitmiyor.  Ciddi toplantılarda,   camilerde  ibadet halinde iken, çalan telefonlar sinirleri bozduğu gibi, namazın ve toplantının da ruhaniyetini zedeliyor. Araç kullanırken, yapılan telefon konuşmalarının kazalara sebebiyet vermesi ise, başka bir dert. Bazı uzmanların zaman zaman cep telefonlarının ileride, insanda ciddi rahatsızlıklar meydana getireceğini söylemesi de morallerimizi bozuyor.

 

En iyisi, zaruri ihtiyacı olanlar kullansınlar. Keyfimiz ve zevkimiz uğruna bu telefonları kullanıp, kesemezi ve sağlığımızı  tehlikeye atmayalım. Böyle davranırsak, millet olarak da karlı çıkacağız kanaatin-deyim.

         En önemli görgü kurallarımızdan biri de MİSAFİR’likte belli olur. Dinimiz ziyarete çok önem verir. Bunların başında; Anne-baya, akraba, eş dost ziyaretleri gelmektedir.  Yüce Allah Kur’an-ı Kerim’de ;

“Biz insana ana babasını tavsiye ettik”(Lok;14) buyurmakla buna işaret eder.  Anne babayı olduğu gibi hısım akrabayı ziyaret etmek, görüp gözetmek islâmi bir görevdir. Yine Kur’an-ı Kerim’de (İsra;26) Cenab-ı Hak;

 

 

“Hısım, akrabaya yoksula, yolda kalmışa hakkını ver” buyurmakla, gözetilmesi gereken insanları bize bildiriyor. Sevgili Peygamberimiz, Hadisi Şeriflerinde ise; “Allah’a ve ahiret gününe inanan kimse akrabasını ziyaret etsin” “Hısım akrabası ile ilgisini kesenler cennete giremezler” buyurur.

 

Ziyaretlerimiz başta anne babaya, hısım akrabaya ve diğer dostlarımıza yapılacaktır.  Ancak bütün bu ziyaretler de, bir takım adap ve usul çerçevesinde yapılmalıdır.  Mesela; gidilecek yere önceden bilgi vermek, yani randevü almak güzeldir. Kabul edilmediğiniz takdirde zorlamak, ısrarcı olmak uygun değildir. Tanımadığınız veya ilk defa gittiğiniz bir eve, içeri buyur edilmeden girilmez. Yeni tanıştığınız veya ilk gittiğiniz bir eve mümkünse yaramazlık yapabilecek, küçük çocukları götürmemek ve çok uzun oturmamak gerekir. Samimiyet ve dostluk ilerledikten sonra bunlar yapılabilir. Hiçbir ziyaret bıktırıcı olmamalıdır. Bütün ziyaretlerin sonunda taraflar memnun ve mutlu ayrılmalıdırlar.  Misafirler evlerin en temiz ve en iyi odalarında ağırlanmalı, şayet yatıya gelmişlerse, temiz ve kullanılmamış yatak, yorgan ve çarşaflar serilmelidir.  Unutulmamalıdır ki; misafire en güzel ikram, tatlı dil ve güler yüz dür. Misafiri kıracak bir davranışın yaptığı hasarı tamir edemezsiniz. Onlara samimi tebessüm ifadesiyle bakmalı, hoşnut olmaları sağlanmalıdır. Misafirinizden hoşlanmamış olsanız dahi, bunu belli etmemelisiniz. Ayrıca; misafirin kullanacağı lavabonun temiz olması, temiz havlu bulundurulması iyidir. Herkesin kullandığı, rengi solmuş havlu misafire uzatılmaz. Misafir evden ayrılırken, arkasından hemen kapı kapanmaz. Hele sert bir şekilde kesinlikle kapatılmaz. Evin dış kapısından çıkana kadar, kapıyı açık tutmak, hatta dışarıya, arabasına veya yola kadar yolcu etmek bir nezaket kuraldır.   Uzaktan size gelen misafirlerinizi eve hapsetmeyin. Şehrinizdeki önemli  tarihi veya varsa, turistik yerleri gezdirin. Onun ilgi alanına giren hobilerini tesbit ederek, bu hizmeti yaparsanız, misafiriniz  sizden  hoşnut  olacaktır. Misafirliğe gidilirken eli boş gidilmez, bu bezen bir çiçek, bazen bir mutfak eşyası, bazen de yararlı bir kitap olabilir.

        

Hz. Ali (ra) davet edildiği bir ev sahibine şöyle demiştir; “Çarşı veya pazardan ben geliyorum diye hiçbir şey almayacaksın. Evinde hazır ne varsa onu ikram edeceksin. Çoluk çocuğunun nasibinden kısmaya-caksın” demiş. Bunun üzerine ev sahibi teklifi kabul edince, o davete icabet etmiştir.

 

Övünmek, hava atmak veya desinler diye davet verilmez.  Davetlere, gerçek fakir ve muhtaçlar da çağrılmalıdır.

 

Misafirliğe giderken gecikmemeli, saat verilmişse mutlaka o saatte, birkaç dakika dahi olsa, aksatmadan gitmeli, şayet saat belirtilmemişse, en uygun zamanda gidilmelidir.

Bir çoğunu sayamadığımız güzel hasletler, milletimizin örf ve gelenekleriyle daha da süslenmiş, mükemmel bir hal almıştır. Türk milletinin misafirperverlik anlayışı her milletin fevkindedir.  Ama, önemsemediğimiz basit olaylar, bazen çok değerli dostlarımızın kırılmasına ve onları kaybetmemize yol açar. Bu kurallara riayet etmeye çalışırsak, her zaman dost kazanacağımız muhakkaktır.

 

Eskiler; “Bir fincan kahvenin kırk yıl hatırı vardır” demişler. Türk konukseverliğinin en çarpıcı ifadesidir bu!  Hatır saymak, gönül yapmak, dost olmak, izzet ikramda bulunmak, hısıma, akrabaya, yakın ve  uzak komşuya, düşküne, garibe, yolda kalmışa sofralarımızı açıp, cömertlik ellerimizi açmak, ne soylu bir davranıştır.

        

Bir dilim ekmeğini misafiri ile paylaşarak, cennette Hz. İbrahim’e komşu olmak arzusu ne güzel! O İbrahim ki; misafirsiz sofraya oturmadı. Misafiri olmadan bir lokma yemek boğazından geçmedi. Yemeğin, etin, ekmeğin en güzelini misafirleriyle paylaştı. Yatağın en yumuşağını onlara serdi. Allah’ın rızasını kazanarak “Halilullah”  vasfını kazandı.

        

Her konuda cihana örnek olan yüce milletimiz, atası İbrahim’in cömertlik mirasını aynen devralmış ve böylece ortaya “TÜRK misafir-perverliği” çıkmıştır. Evine gelen misafirine bir bardak çay, bir fincan kahve ikram etmeden göndermek, hiçbir müslüman Türkün  içine rahatlık vermez. Misafirin açlığını susuzluğunu, yorgunluğunu sormak, onun  ihtiyacını gidermek, ev sahibi için bir şeref madalyasıdır.  Misafirin duası ise, Halil İbrahim bereketidir. Zengin bir rızık çeşmesidir. Bu inançladır ki, kapıya gelen bir yabancı "Tanrı Misafiri" onun kalbini kırmak ise uygunsuz bir davranıştır.  En yoksul bir müslüman Türk ailesi de olsa, onun gönlü denizler kadar cömerttir. Ortaya konan yemek, ekmek, tuz bile olsa, O Halil İbrahim sofrasıdır, berekettir, bolluktur.  

 

Görgülü olmanın bir başka özelliği de Lüzumsuz ve boş kunuşmamaktır. Bu kabalığın işaretidir. Böylesi insanlara boşboğaz denilir. Konuşan insanların sözü kesilmez, konuşmaları bitene kadar sabırla dinlenir. Susmasını bilmek de bir meziyettir. “Bülbülün çektiği kendi dili belasındandır” diye bir söz vardır. Onun kafese hapsedil-mesinin sebebi, güzel sesini etrafa yaymasıyladır. “Söz gümüş ise sukut altındır” sözü ile “Bir şey biliyorsan söyle ibret alsınlar, Bir şey bilmiyorsan sus da insan sansınlar” sözleri anlayanlar için çok manidardır. Dinlemesini bilmek büyük erdemdir.

 

Paris’te; emeklilerin oturduğu bir kahvede, emekli bir general etrafındakilere her zaman harp hatıralarını anlatırmış. Aynı mevzuları defalarca dinleyen tanıdıkları ondan bıkmışlar, eyvah yine aynı şeyleri anlatacak diye, yanından kaçarlarmış. Fakat bir üniversite talebesi, bu emekli paşayı mahçup etmemek için her defasında sabırla dinliyor, sanki ilk defa dinlemiş gibi davranıyormuş. Günün birinde general ölür, vasiyeti açılır, bütün mülkünü ve mal varlığını, kendini dinleyen bu üniversite öğrencisine bıraktığını görülmüştür.

 

Tabiki konuşmalarda ölçülü ve özlü konuşmak esastır. Bunu becere-bilirsek, toplumdaki itibarımızda artacaktır.

 

İnsan çoğu zaman büyük şeylerin hayalini kurar. Ama kanaati elden kaçırdığı vakit perişan olur. Bir sivrisinek, koca bir aslanın burnundan girerek, beynine sızıp onu öldürmüştür. Fakat aynı sinek, ben büyük işler yaptım sevdasıyla uçarken bir örümcek ağına takılarak can vermiştir. İnsana bazen üzerine bastığı muz veya karpuz kabuğu haddini bildirir. Önemsenmeyen küçük tehlikeler, insanı her zaman tedbirsiz ve gafil avlar. 

 

Her zaman başkalarını tenkit etmek en kötü alışkanlığımızdır. Bunun yanında, kendi kusurlarımızı kabullenebiliyorsak, bu da faziletli bir davranıştır. Kendimizi sınamamız gereken birkaç konuyu daha zikredelim;  Camilerde, toplantı salonlarında  veya ciddi görüşmelerde çalan cep telefonları, yüksek sesle konuşmalar, gürültü yapmalar, dikkati dağıttığından hatalı davranış biçimleridir.

 

İnsan her şeyden önce nazik ve kibar olmak durumundadır. İnsana yakışan budur. Kalabalık yerlerde, yüksek sesle konuşmamak, kimsenin sözünü kesmemek, Yerlere ve çevreye tükürüp, çöp atmak, insan yanında

kulak burun karıştırıp, tırnak kesmek, kaşınmak hep terbiye noksanlığının işaretleridir.

 

Yerlere tükürmek, sümkürmek, geğirmek, çöp bidonları dururken yerlere çöp atmak, hatalı ve yanlış otopark  yapmak,   trafiği engellemek,   insanları rahatsız etmek, geceleri hasta ve uyuyan çocukları düşünmeden klakson çalmak, konvoy halinde bütün araçlar beklerken, uyanıklık yaptığını zannederek, araçların sağından girerek trafiği allak bullak etmek, bütün bunlar insan onur ve şahsiyetiyle bağdaşmayan, kul haklarına tealluk eden hususlardır. Sokaklarda yüksek sesle küfürlü konuşmak, hasta ziyaretlerinde hastayı bunaltırcasına lüzumsuz muhabbette bulunup, uzun oturmak, dikkat etmemiz gereken, basit gibi gördüğümüz, oysa çok önem arz eden hususlardır. Bütün bu tesbitler, çevre ile birlikte insanı da kirletmektedir.

 

Bütün insanları sevmeliyiz. Yaratılanı yaratandan ötürü hoş görmeliyiz. Başkalarının kusurlarını af etmeliyiz. Dünyamızı dostluk ve sevgi üzerine kurmalıyız. Çocuklarımıza bu konuda örnek olmalıyız. Müslüman olarak, dini ve insani sorumluluklarımızı yaşayarak, etrafımıza güzel örnekler sunmalıyız.

 

 

 

                                                                                              Mehmet KANTARCI

                                                                                                              .../..../2001-YALOVA

Yorum Yaz
Arkadaşların Burada !
Arkadaşların Burada !