بسم الله الرحمن الرحيم
Search the web powered by FreeFind

Slaytlar - Blogcu



ÇEŞİTLİ DUALAR

24/1/2009



SALATÜ SELAMLAR


Allahım, düğümlerin kedisi ile çözüldüğü, sıkıntıların onunla gittiği, hacetlerin onunla giderildiği, arzulara ve güzel sonlara onunla varıldığı, ve onun yüzü suyu hürmetine bulutnun yağdığı efendimiz Muhammed (SAS) e ve ailesine ve sahabelerine  her bir saniye, her bir nefes senin indinde bilinenlerin adedince kamil bir salat (Allah'ın duası onun üzerine olsun) ve tam bir selam olsun




Allahümme salli alâ seyyidinâ Muhammedin ve alâ âli seyyidinâ Muhammed.

Allahım! efendimiz Muhammed (sav) e ve ailesine salatü selam olsun.


SIĞINMA DUALARI:
Nazardan, hasetten, büyüden vs.




Eûzü bikelimâtillâhit tâmmeti min Ğadabihi ve min hemezâtiş şeyâtîni ve en yehdurûn.
devmını SONRA YAZABİLECEĞİM.....




 















































   Eller yıkanırken....
"ElhamdulillahilleZi ceğalel mâe Taûran ve ceğalel islâme nûra.
(SUYU TEMİZ KILAN VE İSLAMI NUR KILAN ALLAH'A HAMD OLSUN)

 Baş mesh edilirken....
(Allahümme eZıllinî tehte Zılli Ğarşike yevme lâ Zılle illâ Zıllü ğarşik.
(Allahım arşının gölgesinden başka hiçbir gölgenin olmadığı gün, beni arşının gölgesinin altında gölgelendir.)





Sol kol yıkanırken....
Allahümme lâ tüğtînî kitâbî bi yesârâ ve lâ min verâi Zahrî.
(Allahım, kitabımı sol tarfımdan veya arkamdan verme.)


Sağ kol yıkanırken....
Allâhümme eğtînî kitâbi bi yemînîi ve hâsibnî hisâben yesîrâ
Allahım, kitabımı sağımdan ver ve beni kolay hesapla muhasebe et.






Yüz yıkanırken....
Alâhümme beyyıd vechî yevme tebyeddu vücûhen ve tesveddü vücûh
Allahım, kimi yüzlerin ağarığı ve kimi yüzlerin karadığı günde, yüzümü ağart.





Buruna su çekilirken....
Allâhümme erihnî râihatel cenneti ve lâ türihnî râihaten nâr.
Allahım cennet kokusunu bana koklat, ateş kokusunu koklatma....





allahümme eğınnî ğalâ tilâvetil gur'âni ve zikrike ve şükrike ve husni ğibâdetik.

Allahım Kur'an okumada, seni zikirde, sana şükürde ve senin için güzel ibadetler yapmamda bana yardım et.



Allahümme salli salaten kamileten ve sellim belâmen tâmmen alâ seyyidinâ muhammedinil lezi tenhallü bihil ugadü ve tenfericu bihil kürabü ve tügdâ bihil havâicü ve tünâlübihir rağâibu ve hüsnül havâtimi ve yüstesgal Ğamâmü bi vechihil kerîm ve alâ âlihi ve sahbihî fî külli lemhatin ve nefesin biadedi külli mağlûmin lek.

Yurt Dışında Camiler ve Kadınların Fonksiyonu

19/1/2009

CAMİ VE KADIN

 

 

Euzu billahi mineş şeytanir racim

Bismillahir Rahmanir Rahim

 

Allah Teala, yeryüzünü insanlara musahhar kılmış hatta insanoğlunu yeryüzünün

Halifesi  -hükümranı-  tayin etmiş, onu eşrefi mahlukat olarak yaratmıştır

 

“Sizi yeryüzünün halifeleri yapan, size verdiği şeylerde, sizi denemek için, kiminizi

kiminize dereceler üstün kılan odur. Doğrusu Rabbin cezası çabuk olandır ve O bağışlayan

esirgeyendir.”  

 

Allah Teala, insanı diğer yarattıklarından farklı kılmış ve onu -yani dağların dahi üzerine almadığı emaneti yüklenen insanoğlunu- bahşettiği bu ayrıcalıklı nimeti ile de imtihana tabi tutmuştur. Bu çerçevede ademoğluna, yeryüzüne ıslah görevi için  Allah’ın dinini hakim kılıncaya dek mücadele etmesini emretmiştir .

 

“Fitne kalmayıncaya ve din tamamen Allah’ın oluncaya kadar onlara (yeryüzünde fitne çıkaranlarla) mücadele edin.”

 

Bu görevi ifa etmek için emr-i bil maruf-nehy-i anil münker ( iyiliği emir ve kötülükten men etme) sorumluluğunu , her iki cinse de tevdi ederek kadın ve erkek arasında bir ayırıma da gitmemiştir

 

“İnanan erkekler ve inanan kadınlar, birbirlerinin velisidirler. İyiliği emrederler, kötülükten men ederler, namazlarını kılarlar, zekatlarını verirler ve Allah’a ve elçisine itaat ederler. İşte onlara Allah rahmet edecektir. Allah daimi üstün ve hikmet sahibidir.”

 

Bu âyet ve diğer benzeri âyetlere imtisalen Rasulullah (SAV) döneminden beri İslam dininin yükselmesi için erkeklerin yanında, kadınlar da can-ı gönülden bu yola baş koymuşlar ve kendilerine düşen görevleri birlik ve beraberlik içerisinde yürütmeye çalışmışlardır. İslam medeniyeti de onların göstermiş oldukları gayret ve çabalara göre bazen seviye kazanmış bazen de ivme kaybetmiştir. Biz bu çalışmamızı “Cami ve Kadın” konusunu esas almaya çalışarak sınırlandırdık. Konuya getirilen bu sınırlandırma sebebiyle, caminin fonksiyonları açısından kadının yeri ve konumunu belirleme cihetine doğru gittik.

 

İlk olarak camilerin, İslam’ın doğuş ve gelişimi yıllarında ibadet merkezleri olmanın yanında, üstlendiği diğer temel fonksiyonlarından olan “islami öğretim ve eğitim merkezi olma” özelliğini inceleyeceğiz.

 

Bu çerçeve dahilinde tarihin gerisine doğru gidip Rasulullah sav’in hayatına baktığımızda, onun kadınlara düzenli bir eğitim verdiğini görürüz. Rasulullah (SAV) kadınların öğrenimine o kadar önem verirdi ki; erkeklerden bağımsız olarak haftanın iki gününü de hanımlara ayırmıştır. Hatta cariyelerin bile eğitimini teşvik etmiş “yanında bir cariye (kadın köle) bulunan kimse, onu terbiye eder, eğitimini ve güzel yapar, öğrenimini güzel bir şekilde sağlarsa, hürriyete kavuşturur ve evlendirirse, onun iki kat mükafat vardır.” buyurmuştur.

 

Cahiliyye arap döneminde kadınlara bir meta gözü ile bakılırken onun bu verdiği değerin sebebi; toplumun diğer yarısını oluşturan kadınların eğitimini ihmal edilemez oluşudur… “Beşiği sallayan ellerin dünyayı salladığı” düşünülecek olursa; efendimizin kadınların öğrenimine niçin bu kadar önem verdiği daha net görülür.

 

Peygamberimiz sav kadınların toplumdan, cahil ve uzak kalmalarını istememiştir. Efendimiz sav sohbetlerini camide yapmış ve hanımlar da bundan yine istifade etmişlerdir. Hatta yalnız eğitim değil her türlü sosyal faaliyet camilerde yapılmıştır. Mescid-i nebevi o dönemde, öğrenim görülen okul, ibadet edilen mescit olmasının yanı sıra savaş ve barış kararları gibi önemli kararların verildiği millet meclisi hüviyetinde olmuştur. Hatta mazlumlara, ortada kalanlara bir barınak dahi olmuştur. (Zenci bir kadın Müslüman olduğunda, kalacak yeri olmadığından, mescidin bir kısmına sürte çekilerek onun bir süre burada kalması sağlanmıştır.)

 

O dönemde Hz. Ömer’ın hanımı Atike validemiz, namazlarını mescitte kılarmış. Halbuki Hz. Ömer bunu istemez ve hanımını kıskanırmış. Ancak Peygamberimizin “Allah’ın kadın kullarını, camilerden men etmeyiniz”. hadisinden dolayı da hanımını engellememiştir. Rasulullah (sav) yine bir başka hadisinde “her hangi biriniz hanımı camiye gitmek istediğinde, sakın onu men etmesin!” buyurmuştur. (Buhari, Nikah 17) Bir başka rivayette: “Peygamberimiz (sav) Ramazan bayramı günü, iki rekat namaz kıldırmış sonra da yanında Hz. Bilal ile birlikte kadınların bulundukları yere gelmiş, onlara “sadaka vermeyi öğütlemişti.” Sahabe hanımları sadaka vermeye başlamış hatta kollarındaki bileziklerini ve gerdanlıklarını vermişlerdir”. (Buhari, ideyn 8,19)

 

Yine Peygamberimiz “Kadınlarınız sizden karanlık vakitlerde mescide gitmek için izin istediklerinde kendilerine  izin veriniz.” buyurmuştur.  Kadınlarda bu ruhsattan yararlanarak çocukları ile birlikte yatsı namazına dahi gelir olmuşlardır. (Buhari, Ebvabı sıfati salah 81)

 

Rasulullah (sav) döneminin sahabe hanımlarını ilimlerini artırmak için efendimize gelip, özel ders isteyecek kadar cesur, hırslı ve aktif olduklarını görmekteyiz. Kadınlar Peygamberimize gelerek şöyle demişlerdir: “Ya Rasulallah, senin sözlerini erkekler bizden daha fazla dinleme imkanı buluyorlar, bize de bir gün ayır.” dediler. (Buhari, ilim 36)

 

Ama ne yazık ki o altın devirden sonra kadınlar, tarihin karanlık sayfalarına gömülmüş, asırlar boyunca “kadının fitne” olduğu gerekçesi ile kadın ikinci plana itilmiş, öğrenimleri yasaklanmış, ayakları camilerden uzaklaştırılmış, ardından da “aklı ermez” damgası vurularak bir cehalet karanlığına terk edilmişlerdir. Oysa “cehalet, kötülüklerin anasıdır.” İşte bizden evvelki atalarımızın büyük büyük annelerimizin yetersiz bilgileri ile o çağın nesli yetişmiştir. İnsanları yetiştirenlerin ise anneler olduğu unutulmuştur. Eğer bugün; dini ahlakı, kültürü, kişiliği ve kimliği problemli nesillerden şikayet ediyor isek bunun sebebi terbiyenin annenin elinde olmasıdır. Oysa hem kendisini ve hem de evladını en güzel şekilde yetiştiren annelerin ayaklarının altına ise “cennet” vaat edilmiştir.

 

Bir kız mektebinin açılışında söylenen şu sözlerde bunu gayet güzel izah etmektedir. “Kızlarını okutmayan bir millet, oğullarını manevi öksüzlüğe mahrum etmiş demektir. Hüsranına ağlasın.”

 

Konuyu bağlayacak olursak şunu diyebiliriz ki: Kadınlarımız camilerin fonksiyonlarından en önemlisi olan “eğitim-öğretim”  sorumluluğunu en iyi şekilde ifade ederlerse neticede İslam toplumu, kültürlü ve şuurlu yeni bir nesille gelecek aydınlık günlere doğru hızla ilerleyecektir. Ancak kadınlarımız üzerine düşen bu kutlu görevleri yapabilmek için önce kültürün menfi bakışından kendilerini kurtaracak ilmi bir seviyeyi yakalamak için mücadele etmeli ve toplumun diğer fertleri de bu konuda kendilerine her türlü desteği sağlamalıdırlar.   

 

Allah Teala Tahrim suresinin son iki ayetinde Hz. Asiye ve Hz. Meryem’i mü’minlere örnek gösterdiği gibi Enbiya suresinde Zekeriya (AS) ve onun hanımının hayırda birbirleriyle yarıştıklarını kelamına alarak onları da bize örnek göstermiştir.

“Gerçekten onlar, hayırlı işlere koşarlar umarak ve korkarak bize dua ederlerdi ve bize derin saygı gösterirlerdi.”

 

Rasulullah (sav) döneminde mabet, okul, hastane, kültürevi, misafirhane gibi amaçlar için kullanılan Medine Mescidi’ndeki her türlü faaliyete kadınlar da iştirak etmişlerdir. Rasullullah (sav) döneminde kadınlar her türlü sosyal faaliyette de yer almış; aşçılık, işçilik, tabiplik, dikiş, taşıyıcılık gibi görevleri de üstlenerek ibadet, muamelat, ilim talebi ve cihat gibi hayatın çeşitli sahalarında bu tür vazifeleri hakkıyla yapmak gerektiği hususunda bizlere örnek olmuşlardır.

 

Cami ve kadın konusunda “Hz. Aişe’ye de değinmeden konuyu bitirmek çok büyük bir noksanlık olur. Rasulullah (sav)’ın zevcelerinden olan Hz. Aişe ravilerin imamlarından sayılan altı büyük ravidendir. Hatta fıkın ile ilgili hadislerin her üçünden birinin Hz. Aişe’ye dayandığı düşünülürse kadının toplumu aydınlatıcı rolü daha net ortaya çıkar. Ebu Musa el-Eş’ari şöyle demektedir:

Rasulullah’ın ashabı olan bize her hangi bir mesele karışık geldiğinde onu Aişe’ye sorardık. Ve mutlaka mesele ile ilgili onda bir bilgi bulurduk….

 

Yurtiçinde din eğitimi ile ilgili her alanda ihtiyaç verebilecek çok farklı kurumlar (Kur’an Kursu vb.) mevcut olduğu için camiler genel olarak mabet mahalli olarak düşünülmektedir. Bu nedenle kadınlar yurt dışında olduğu gibi daha komplike bir fonksiyon yürütememektedirler. Yurt dışında bulunan Diyanet Camilerine baktığımızda ise her camimizde değişmekle birlikte genel olarak kadınların fonksiyonu şöyledir:

 

  1. Adeta Zekeriya (As) ve hanımı gibi, camilerin hayır işlerinde genel olarak karı-koca birlikte yarışmakta, cami işlerini görmekten evlerine geç vakit dönmektedirler.
  2. Camilerin fonksiyonlarından olan imarethane özelliği de yurt dışında ön plana çıkmış ve her Ramazan kadınların desteği ile ücretsiz iftarlar verilmektedir. Zaman zaman kahvaltı programları, ayda bir çaylı vaaz programları da yine bu babtan sayılabilir.
  3. Yurtdışı camilerin temizlik işini de yine gönüllü hanımlar üstlenmiş gözükmektedir.
  4. Yurtdışında hanımlar  Hz. Aişe misali eğitim işini üstlenmişlerdir. Çocukları okutarak, din görevlilerine yardımcı olmaktadırlar. Kısacası hem  okumakta ve hem de okutmaktadırlar.
  5. Yurtdışnıda hanımlar, “ashab-ı Suffa” misali camide yapılan her türlü dersleri (Kur’an, Dini Bilgiler, Vaaz, Tefsir vs.) öğrenmeye gayret etmekte ve birbirleriyle yarışmaktadırlar.
  6. Birlikte ağlanılan ve birlikte sevinilen güzel günlerini (Sünnet, cenaze, nişan ve düğün gibi merasimleri) camide paylaşmaktadırlar.
  7. Camiler yurt dışında her türlü bilginin paylaşıldığı bir paylaşım platformu görünümündedir. (hastalıkların, dertlerin, sosyal sorunların, pratik bilgilerin hatta pasta tariflerinin konuşulduğu tecrübelerin paylaşıldığı yerler olmuştur.) Camiler her türlü eğitim ve öğretim yapıldığı, ilahi, türkü, türk sanat müziği, folklor dahil olmak üzere hepsinin paylaşıldığı bir kültür evi görünümü kazanmıştır.
  8. Psikolojik ve sosyolojik sorunların paylaşılarak tedavi görüldüğü bir hastane gibidir.
  9. Camiler gerektiğinde sabaha dek ibadet edilen bir mabet olmaktadır.
  10. Yardıma muhtaçlar için (Filistin, Afrika, Cami inşaatı, Şehit aileleri vb) yardım etmek için zaman zaman her türlü yiyecek ve içeceğin satıldığı kermesler de düzenlenmektedir.

 

RAMAZAN

30/8/2008

RAMAZAN VE ORUÇ

 

Cenab-ý Hak’ka þükürler olsun ki, bizleri mübarek Ramazana, kulluk borcunu en iyi þekilde göstereceðimiz oruca ve þükrümüzü ifade eden taravih namazýna kavuþmuþ bulunuyoruz. Mevlâmýz, bu mukaddes deðerler uðruna bizleri kendine layýk kul, habibi Muhammed Mustafa (sav)’ya layýk ümmet eylesin.

Ýnsan ömrü, vaktini deðerlendiremeyen insan için kýsa, deðerlendirebilen insanlar için ise yeterlidir. Ýþte ömrümüzün yapraklarý arasýnda parlayan ve mü’minler için ilâhi ziyafet sayýlan Ramazana kavuþmuþ bulunuyoruz.

Ramazan, þiddetli ve yakýcý sýcak demektir. Bu ayda günahlar, salih amellerle yakýlýr. Oruç tutan insanlarýn sýcaktan içlerinin kavrulmasý, buna karþýlýk günahlarýn yakýlmasý kastedilmiþtir. Allah sevgisine yaklaþmak ve nefsi eðitmek için yapýlan ibadet oruçtur. O, insana irade terbiyesi verir. Nefsimize sevdiðimiz þeyleri terk ettirir. Sabýr ve metaneti bize öðretir. Bütün insanlarý eþitlik eðitimine tabi tutar. Fakirliði ve açlýðý zenginlere bile öðretir. Kýsacasý, insaný mükemmelleþtirir, olgunlaþtýrýr. Böyle bir ibadetin karþýlýðýný ise, Yüce Rabbimiz, peygamberinin dili ile þu þekilde bildiriyor: “ Oruç benim içindir” yani sadece benim rýzamý ve sevgimi kazanmak için tutulur. “onun mükafatýný da ancak ben takdir ederim” buyurarak, Allah katýnda büyük deðeri olduðunu hatýrlatýyor. Ramazan, ülkemizde bayram sevinci gibi karþýlanýr. Þair;Yürekler bir baþka hislenir þimdi,

Beden deðil, ruhlar beslenir þimdi,

Ezanlar bir baþka seslenir þimdi,

Hoþ geldin ey! Rahmet ayý Ramazan..

 

Bir baþka uzanýr, yoksula eller,

Þefkate râm olur, en katý diller,

Yaþ deðil.. müjdedir, gözdeki seller,

Hoþ geldin ey! Hayýr ayý Ramazan..Oruç; Farz, Vacip ve Sünnet olmak üzere 3 çeþittir. Ramazan ayýnda tutulan oruç, ayet ve hadislerde çokça zikredildiðinden farz’dýr. Adanan oruc vacip, muharremde tutulan gibi, isteyerek tutulan oruçlara da Nafile veya sünnet denilir. Bakara suresinin 183. ayetinde, Cenab-ý Hak, farz olan orucu þu þekilde beyan ediyor:

 

 “Ey iman edenler! Oruç, sizden önceki ümmetlere farz kýlýndýðý gibi, size de farz kýlýndý. Umulur ki, korunursunuz.” Bu ayet-i kerime, hicretten 2 yýl sonra nazil olmuþtur. Mekke’de nazil olan ayeti kerimeler, genellikle (YA EYYÜHENNAS.) “Ey insanlar..”diye baþlar. Fakat Medine’de nazil olanlar ise, (YA EYYÜHELLEZÝNE AMENÜ.) “Ey iman edenler, ey mü’minler..” diye baþlar. Yani bu ayetin muhatabý, biz mü’minleriz. Ayetteki “sizden öncekilere oruç farz kýlýndýðý gibi” lafzý, Peygamber (sav)’den önceki Peygamberlere ve onlarýn ümmetlerine de orucun farz kýlýndýðýna iþaret edilmektedir. Yani Hz. Ýsa (as), Hz. Musa (as) gibi Peygamberler döneminde de orucun tutulduðuna iþaret ediliyor. Önceden var olan bu ibadeti sizde devam ettirin. Sevabýný da ben takdir edeyim, buyuruluyor.

Oruç, müslüman olan, akýllý olan, büluð çaðýndaki müslümanlara farzdýr. Ancak, sýhhatli olmak, oruç tutmaya engel olacak bir hastalýðýn bulunmamasý da gerekir. Bundan baþka, yolcu olan, misafir olan kimseler oruçlarýný tehir edebilirler. Bu Allah’ýn kullarýna bir ruhsatýdýr. ruç bir ibadet olduðundan, tutanlarýn temiz bulunmalarý gerekir. Gusül almasý gereken kimseler ile adet halindeki hanýmlar da oruçlarýný temizlendikten sonra tutmalýdýrlar.

Her ibadette olduðu gibi, oruca da niyetle baþlanýr. Oruca niyet, oruç tutmaya kalben ve bedenen yönelmektir. Yani bir insan, yarýnki orucu tutacaðým derse, sahura kalkýp oruç maksadýyla karnýný doyursa, o kiþi, oruca niyetlenmiþtir. Dil ile söylemek güzeldir, unutulmasý önemli deðildir. Önemli olan, onun tutmaya kiþinin karar vermesidir.Ýmsak; tutmak demektir. Yani orucun tutulduðu, devam ettiði müddettir. Ýftar ise; orucun açýldýðý, sona erdiði vakittir. Yani; imsak vaktinden, baþka bir ifadeyle fecr-i sadýktan itibaren, iftar vaktine kadar, yeme içme ve nefsani arzulardan sakýnmaya oruç diyoruz. Oruç tutan müslüman ise, Allah’ýn sevgisini ve hoþnutluðunu kazanabilmek için kötü alýþkanlýklarý terk ederek, yaþantýsýný teravih, iftar ve sahurla süsleyecektir.

Oruçlu insanýn dikkat etmesi gereken hususlarý kýsaca þöyle özetleyebiliriz. Her ne suretle olursa olsun, vücudun içine giren þeyler, yani yemekler, içecekler yahut burun, kulak vs. diðer azalardan içeri zerk edilen sývý, su, ilaç gibi maddeler orucu bozar. Ancak ilaç, sadece deriye enjekte edilirse oruç bozulmaz. Bunun haricinde, vücuttan dýþarý çýkan þeyler orucu bozmaz. Bunlar da kan, tükürük, idrar ve dýþký gibi þeylerdir. Kýsacasý; vücudun dýþarýya salgýladýðý þeyler orucu bozmuyor. Vücuda dýþardan gelen þeyler orucu bozuyor.

Orucun bozulmasýnda kasýt yoksa hata sebebiyle veya unutularak bir þey yiyip içilmiþse, oruç bozulmaz. Oruca devam etmek gerekir. Fakat oruç bozulmuþsa duruma göre deðiþir. Ya kefaret, ya da kazasý gerekir. Hastalýk, zaruret, yolculuk gibi sebeplerden dolayý oruç bozulmuþsa bir gün kazasý gerekir. Fakat baþlanmýþ bir oruç, hiçbir mazeret yok iken, kasten bozulmuþsa ona da kefaret gerekir. Bu da 61 gündür.

Oruç tutan insan, Allah’a ibadet halinde olduðunu unutmamalýdýr. Ebu Hureyre (ra)’den rivayet edildiðine göre, Hz. Peygamberimiz þöyle buyuruyorlar;

 

 “Oruçlu kötü söz söylemesin. Oruçlu kendisiyle dalaþmak isteyen kimseye iki defa “ben oruçluyum” desin.”

 

 “Ruhum yedi kudretinde olan Cenab-ý Hakka yemin ederim ki, oruçlu aðzýn kokusu Allah indinde misk kokusundan daha temizdir.” Hadisin devamýnda;

 

 “(Allah Tealâ buyurmuþtur ki) Oruçlu kimse, benim için yemesini, içmesini ve cinsi arzularýný terk etmiþtir. Oruç doðrudan bana (Allah’a) yapýlan (yani riya karýþmayan) bir ibadettir. Onun sayýsýz ecrini de doðrudan ben veririm. Halbuki diðer ibadetlerde on misliyle ödenmektedir.”

Oruçtan maksat, ne perhiz yapmak, ne zayýflama rejimine uymak, ne de vücudumuzu yeme içmekten mahrum býrakmaktýr. Þuurlu bir þekilde, nefsin arzularýný belirli bir süre Allah’ýn emri olduðu için frenlemektir.

Ramazan, minarelerden 5 vakit okunan ezanýn, akþamlarý atýlan iftar toplarýnýn, sahurda vurulan davul seslerinin, iftar ve sahur sofralarýndaki lezzetlerin canlandýðý saatlerdir. Teravih namazlarý ise, sanki bir bayram sevinci yaþatýr. Manevi duygularýn yeþerdiði Ramazan aylarýnda, insanýmýz yeniden canlanýr. Açlýk ve susuzluða tahammül ederek, güç þartlar altýnda oruç ibadetinin zevkine varan, camide cemaatle bütünleþen Müslüman, bu aya kavuþmanýn sevincini yaþamalý ve bu ayý idrak etmenin kadir kýymetini bilmelidir.

Ramazanýn sosyal hayatýmýzda tesirleri çoktur. Yapýlan istatistikler göstermiþtir ki; Ýþlenen her türlü suçlar Ramazan ayýnda azalmaktadýr. Hýrsýzlýk, yalan þahitlik, rüþvet, içki, kumar gibi, toplum düzeninin sarsan olaylara Ramazan ayýnda daha az rastlanmaktadýr. Dolayýsýyla Ramazan hürmetine, toplumun huzuru saðlanmaktadýr.

Diðer taraftan bazý insanlar, Ramazan ayýný sýkýntý ve meþakkat ayý göstermeye çalýþýrlar. Þöyle sözler sarf ederler; “Oruçlu kafayla bu kadar olur. Kafamýn tasýný attýrma. Zaten oruçluyum. Oruç kafama vurdu, bide sen tepemde dolaþma” gibi sözlerle, orucu bahane ederek, etrafa saldýrýrlar. Böylesi bir davranýþ, Cenabý Hak’kýn gücüne gideceðinden, hatalý bir davranýþtýr. Allah ramazan ayýný sabýr ve sükûnet ayý kýlmýþtýr. Biz onu hiddet ve öfke ayý haline getiremeyiz. Allah onu, nefsin isteklerini azaltmamýz için farz kýldý. Biz de sadece yeme içme vakitlerini deðiþtirmekle kalýyoruz. Oysa oruç, sahurdan, iftara kadar, her türlü taþkýnlýktan bizi korumasý gereken bir ibadettir. Allah onu, zenginleri terbiye etmek, açlýðý zenginlere de hissettirmek, dolayýsýyla, fakirlere yardýma teþvik olmasý için emretti. Biz, sofralarýmýzý çeþit çeþit yemekler ve içeceklerle donatýp, zenginlerin iftar yemeklerinde boy gösterdiði, yemek fuarlarý haline dönüþtürmeyelim. Halbuki Ramazan ayýnda aç kalan, susuz kalan insan nimetlerin kadrini anlar. Bu ayda, zengin fakir ayýrýmý ortadan kalkar. Fakirle beraber zenginde aç kalýr. Fakirin katlandýðý mahrumiyete zengin olanlarda katlanýr.

Ramazana kavuþmak bir nimet deðil, onu deðerlendirmek bir nimettir. Geçen sene bu aya yetiþmiþ, fakat bu sene aramýzdan ayrýlan nice kardeþlerimiz vardýr. Cenab-ý Hak; bu ayda cehennem kapýlarýný kapayýp, cennet kapýlarýný açacaðýný bildiriyor. Zekât, sadaka ve fitrelerimizi verip, mukabele, hatimlerle ramazanýmýzý zenginleþtirmeye çalýþmalýyýz.

Oruç, bedenin zindeliði ve saðlýðý için tam bir altýn reçetedir. Özellikle, küçük tansiyonu mutlaka düþürdüðü için, dolaþým sisteminin en iyi sakinleþtiricisidir. Sindirim salgý bezleri, bir aylýk tatilden sonra, daha randýmanlý çalýþmaya baþlar. Cenâb-ý Hak, nimetlerin en güzelini, ibadet formülü bizlere sunmaktadýr.

(H.Nurbaki, Ýmanla Gelen Ýlim, s.8)

Hz. Peygamberimizin oruçlu ilgili söylediði hadisi þeriflerinden bir kaçýný zikredelim; “Ýftar zamaný dua ediniz” “Yanýnýzda oruçlular iftar etsin, yemeðinizi iyi kimseler yesin, melekler üzerinize dualar etsin” “Cennetin REYYAN kapýsýndan sadece oruç tutanlar girecektir” “Oruç mü’minin sabýr silahýdýr.” “Her þeyin bir zekâtý vardýr. Bedenin zekatý da oruçtur. Oruç tutun ki, sýhhat bulasýnýz” “Dilin orucu yalandan korunmak, Gözün orucu haramdan korunmaktýr.” “Yalan konuþmayý terk etmeyen kimsenin aç kalmasýna Allah’ýn ihtiyacý yoktur” buyurulur. Unutmayalým ki;

Mekâný çorak toprak, Yastýðý kara taþ da olsa,

Oruçlunun uyku yeri, Cennet bahçesi olacaktýr.

 

Müslüman sürekli olarak, vakit bilinci ile yaþamalýdýr. Bu vakitlerin iyi deðerlendirilmesi gerekir. Ýþte On bir ayýn sultaný Ramazan geldi. Müslüman, gecenin bir vaktinde en tatlý uykusundan uyanacak, kurulmuþ sahur sofrasýna oturacak, akþama kadar aç duracak, geceleyin istediði kadar yerken, gündüz hiçbir þey yemeyecek, tek lokma dahi almayacak, bir yudum su bile içmeyecek. Fakat öyle bir vakit gelecek ki, iftar vakti gelmiþ, sofra kurulmuþ, Allah’ýn verdiði güzelim nimetler, yapýlan nefis yemekler ortada duruyor. Buram buram kokuyor. Dede, nine, anne, baba, çocuklar ve torunlar bekliyor. Mideler bomboþ kalmýþ, acýkmanýn ve susamanýn son haddine varýlmýþ, ama herkes bekliyor. Bir vakit bilinci var, sofra baþýndakilerde. Bir komut, bir emir bekleniyor. Ýzin çýkmasý lazým. Güneþ batýp, akþam vakti girmeli. Müezzin minareyi ýþýklandýrýp, Allahüekber demeli veya iftar topu atýlmalý, iþte o zaman her þey serbest. Allah’ýn bütün nimetleri emrinde. O, ne lezzet, o ne iþtah, o ne güzellik.. Arkasýndan teravih, sonra yeniden sahur.. Ýþte Ramazan böyle manevi zenginliklerle dopdolu bir ay.

Oruc’un farz olduðuna dair, ilk ayet nazil olunca, ilk ramazan ayýnda Müslümanlar oruçlarýný henüz yarý etmiþlerdi ki BEDÝR savaþý baþladý. Bütün müþrikler oruçlu Müslümanlarýn üzerlerine saldýrdýlar. Onlarýn aç ve susuzluktan bitkin olacaklarýný düþünerek, bu savaþý rahat kazanacaklarýný zannediyorlardý. Fakat orucun sýrrý ile yýkanmýþ gönülleri, mana nuru ile dolu bir avuç Ýslâm askerlerinin dizi dibinde, müþrik ordusu top yekun eriyiverdi. Böylece orucun manevi tesiri görülmüþ, yenilmez gibi görünen müþrik ordusu periþan olmuþtu.

Bir ay sahura kalkmak, bir ay Allah için oruç tutmak, iftar etmek, yine bir ay cemaatle teravih kýlmak, küçümsenecek bir iþ deðildir. Yeter ki, bunlar Allah rýzasýna uygun yapýlsýn.

Hz.Peygamberimiz; “Ramazanýn iilk on günü rahmet, Ýkinci on günü maðfiret, son on günü ise cehennemden azattýr.” Buyurur. Bu ay, hayýr ayýdýr, hayrýn karþýlýðý ise, cennettir. Bu ay yardým ayýdýr, sadaka ve zekâtlarýn karþýlýðý da cennettir. Cenab-ý Hak, ahiret de oruç tutanlara þöyle diyecektir; “Siz dünyada benim için aç kaldýnýz, öyleyse cennetimin bütün nimetleri emrinizdedir.” Ýftar sofralarý özellik arz eder, aðzý dualý insanlarýn Allah’ýn rýzasýný kazanmak için aç kalýþlarý, Cenab-ý Hak tarafýndan deðerlendirilir. O sofralarda þöyle dualar edilir.

Ýftar vakitlerinde sana el açtýk,

Gafletin elinden sýyrýlýp kaçtýk,

Yorgun, argýn, aç, susuz dolaþtýk,

Ya Rab, dualarýmýzý kabul eyle.

Yemekler koksa da hep burcu burcu,

Senin rýzan için tuttuk biz orucu,

Baðýþla bizleri, baðýþla suçumuzu,

Ya Rab, oruçlarýmýzý kabul eyle.

Hamdolsun verdiðin nimetlere,

Saðlýk, sýhhat ve afiyetlere,

Cümlemizi kavuþtur hidayetlere,

Ya Rab, dualarýmýzý kabul eyle.

 

Ramazan ayý, açlarýn doyurulduðu, çýplaklarýn giydirildiði, düþenlerin kaldýrýldýðý, yoksullarýn himaye edildiði, dul ve yetimlere kol kanat gerildiði, bir sosyal dayanýþma ayýdýr..

Oruca sevdalý nice kullar ile,

Terâvihi özlemiþ aþýklar ile,

Gönlü hakka baðlanmýþ yaþlý gözlerle,

Yolunu bekliyoruz þehr-ü Ramazan.

Sende baðlanýr, hep zincirlere þeytan,

Sende felah bulur, hep günahkâr insan,

Her sabah ufukta doðan güneþ gibi,

Geliyor rahmet ayý þehr-ü Ramazan.

Çöller gülistan, gönüller yufka oldu,

Camiler taþtý, insanlar cömert oldu,

Dilimizi Kur’an’la süsleyen oldu,

Gönüller sultaný sensin, ey Ramazan!Sen gelince; evlerimiz çok þenlendi,

Sen gelince; soframýz bereketlendi,

Sen gelince; fakir-yetim çok sevindi,

Onbir ayýn sultaný þehr-ü Ramazan.Ýftar vakitlerinde açýlan eller,

Yorgun, bitkin, aç, susuz nice bedenler,

O anda kuþatýr etrafý melekler,

“Kadir gecesini” saklayan Ramazan.Namazla güzelleþti þimdi simâlar,

Dua ve niyazla açýldý semâlar,

Arþa yükseldi hep salât-ü selâmlar,

Hep özlüyoruz seni, þehr-ü Ramazan...

 

Büyük camilerin iki minarelerinin arasýna ip gerilerek asýlan, ýþýklý þekil ve yazýlara mahya denir. Ramazan ayýnda ve kandil gecelerinde yapýlan bu iþlem diðer müslüman ülkelerde olmayan, sadece Türk milletine ait bir uygulama ve kültürel buluþtur. Bu mahyalar sanki minarelerimizin elmas gerdanlýklarýdýr. Eskiden kandiller ve mumlarla süslenen camilerimiz, þimdi rengârenk avize ve ýþýklý ampullerle donatýlmýþ durumdadýr. Sýkýntýlý ve felaketli günlerde, kurulan bir mahyayý Halide Nusret ZORLUTUNA anlatýyor; “Mahyalar içinde bir mahya vardýr ki, ömrümce unutamam. Ýstanbul’un mütareke felaketi içinde bunaldýðý bir ramazandý. Ýstiklal savaþý, Anadolu’nun ufkunda bir umut ýþýðý gibi kâh parlýyor, kâh sönüyordu. Bir gece teravih namazýndan çýkanlar Beyazýt caminin minareleri arasýnda bir þaheser beyit gördüler. Yahya Kemal’in Âkifâne bir beyti, karanlýk gökte ýþýk ýþýk parlýyordu:

Tâ ki yükselsin ezanlarla müebbed namýn,

Galip et! Çünkü bu son ordusudur Ýslâm’ýn.

Binlerce Müslüman yürek o gece bu duaya hýçkýrarak “AMÝN...” dedi. diyerek anlatýr.

(Mustafa BEKTAÞOÐLU, Kültürümüzde Mahya ve Mahyacýlýk, Diyanet Dergisi, Kasým 2002, Sayý:143, s.38)

 

ZIMEM (Veresiye) DEFTERI Osmanlýlar zamanýnda Ramazan günlerinde tebdil-i kiyâfet ile, pek çok zengin, hiç tanýmadýklarý sokaklardaki bakkal, manav dükkânlarýna gider, onlardan Zimem Defteri’ni (veresiye defteri) çýkarmalarýný isterlerdi.  Baþtan, sondan ve ortadan rasgele sahifelerin toplamýný yaptýrýp, miktarýný ödedikten sonra; "Bu borçlarý silin! Allah kabul etsin!" der, kendilerini tanýtmadan çeker giderlerdi.  Borcu ödenen, borcunu ödeyenin kim olduðunu; borcu sildiren, borçtan kimi kurtardýðýný bilmezdi... 

Gizli verilen nâfile sadakanýn, açýktan verilen nâfile sadakadan yetmiþ kat dahâ sevâp olduðunu bilen zevât, yardýmlarýný mümkün olduðunca gizliden yapmaya gayret ederdi. Ecdadýmýz sað ile verdiðini, sol elinden bile gizler, yaptýklarý iyilikleri unutur giderlerdi. 

Hz. Peygamberimizin oruçlulara müjde veren þu hadisini de okuyup, sohbetimizi tamamlayalým; “Kim farziyetine inanarak ve mükafatýný Allah’dan bekleyerek Ramazan orucunu tutarsa, geçmiþ günahlarý baðýþlanýr.”Cenab-ý Hakk, bu mübarek ayý hakkýmýzda hayýrlý eylesin. Tuttuðumuz oruçlarý, yaptýðýmýz ibadetleri, hayýr ve hasenatlarý kabul eylesin. Bizleri her türlü felaket ve musibetlerden muhafaza buyursun. Nice Ramazanlarý idrak edebilmeyi bizlere bahþeylesin.

Mehmet KANTARCI

2001-Yalova

RAMAZAN VE ORUÇ

Akıl ve nakil

14/3/2008

                                                  N-AKİL

 

 

 

            Varlık kategorisinde en yüksek mevki Allah’tan sonra insana aittir. Bu mevkiyi elde etmesinin nedeni ona diğer varlıklardan farklı bir şekilde sunulan ‘Akıl’ dır. Tüm isimleri belirtebilecek olan bu kuvvet zaman zaman sınırlarını aşmış, konum ve derecesini tam olarak idrak edememiş, kendinden üstün  hiçbir otorite kabul etmemiş, yalnızca kendi elde ettiği bilgilerin doğruluğuna inanmış ve inandırmak için uğraşmıştır.

            Uzun süren düşünce tarihi boyunca sürekli gündemde olan akıl-vahiy mücadelesi 21. yüzyılın bu ilk çeyreğinde görünürde akıl lehinde. Her taraftan kuşatan koyu bir materyalist yüzyılından sonra bu kaçınılmaz olmuştu. Modern dönem olarak belirlenen dönemde insanlık bütün aşkın varlık ve düşüncelerden sıyrılacak, kafasını gök yüzünden yer yüzüne indirecek ve kendi yarattığı tanrısını yine kendi elleriyle öldürecek ve hak ettiği mevkie kendi oturacaktı. Bu korkunç zihniyet batıda çok çabuk yer etti. Orta çağ zihniyeti dogmaları nedeniyle Katolik Hıristiyan dini inançları doğru yanlış ayırımına gidilmeksizin toptan inkar edildi. Elbette bu durumdan diğer dinlerde etkilendi.  

Bertrand Russell ‘Din ile Bilim’ adlı eserinde, on altıncı yüzyılın ortalarından itibaren bilhassa gökbilim  ile ilgili ilmi gelişmelerin hem Katolik hem de Protestan Hıristiyan din adamları tarafından şiddetle karşı çıkıldığını açıklar. Hatta Kopernicus’la başlayan Kepler ve Bruno ile devam eden ve Galileo ile zirveyi yakalayan ilmi gelişmeler karşısında Hıristiyan dünyası engizisyonlarda bu ilmi şahsiyetlere diri-diri yakma cezası dahi vermiştir. Dini inançlarının temelini sarsan bu aykırı fikirler sahibini dinsiz yapıyordu. Merkez, dünya ve insan sayılırken bütün değerler ters ediliyor adeta sıradan ve hatta eksik ve tesadüfe indirgenen bir anlayış ikame ediliyordu. Bruno yakılmış, Galileo’da Hıristiyan din adamlarının önünde diz çökerek‘ Bütün işlediğim yanlışlardan dönüyorum, bütün dinsizce davranışları lanetliyorum…’ demek suretiyle engizisyonların vereceği ağır cezadan kurtulabilmişti.

            İslam dünyasında Mu’tezile gibi akla oldukça fazla önem atfeden ekole karşı dahi böyle insafsızca müdahaleler yapılmamıştı. Gerçi Gazali filozofları 17 meseledeki görüşleri sebebiyle eleştirmiş, üç meselede de onları küfürle itham etmişti. Ama bu görüş mürtede karşı uygulanması öngörülen  fıkhi bir hükmü beraberinde getirmiyordu.

            Bir yanda büyük bir nimet ki diğer varlıklardan farklılığımızın en belirgin yansıması diğer yanda  uğrunda çok ciddi problemler yaratan aklın tam olarak konumunun ve sınırlarının belirlenmesi de kaçınılmaz bir durumdur. Ona sınırsız bir alan verebilir miyiz? Her elde ettiği hakikat midir? Bilgiyi elde etmede yegane araç mıdır? Bunun yanında dini söylemler de -vahiy-gerçek midir? Bu iki kaynağın verileri birbirine zıt düşer mi? Şayet birbirlerine zıt  düşerse ne yapmak lazım? Bu ve buna benzer pek çok soru günümüzde de çözüm bekleyen bir problem olarak karşımıza çıkıyor. Bugün Hıristiyan dünyası ilmi gelişmeler karşısında adeta geçmişte yapmış oldukları büyük günahlarından arınmak ister gibi dini yalnızca vicdanlara ve  yaşamın cüz’i alanına  indirgemek suretiyle sessiz kalma haklarını kullanmak istiyor gibiler. Ancak hâlâ Kutsal kitaplarında Tanrı’nın dünyayı 6 günde yarattığı ifadesi yer almakta; Kiliselerinin kapılarında Adem’in yaratılışı ve cennetten çıkarılışı resmedilmekte.

            Felsefe de bugün geçmişte ihata ettiği bütün ilimlerden tecrit edilmiş içi boş yalnızca iri gövdesi olan bir ağaca dönmüştür. Batıda felsefe, metafizik (ontolojik) konulardan arınmış, yorgun başını epistemoloji (bilgi) ve  insana çevirmiş bir varoluşçu ifade olmuştur. Malzemesi ise tek başına kalan ‘insan’.

            İslam dünyasında ise vahiy hakiki bir bilgi olarak karşımıza çıkmaya devam etmekte. Böyle bir durumda akıl ve nakil, ilk günlerindeki gibi olmazsa da güncelliğini koruyacaktır. Bunun en belirgin örneğini Tefsir ve Hadis çalışmalarında görmekteyiz. Yeniden yorumlama, yeniden tedvin hareketleri bu düşüncenin bir ürünü olsa gerek. Elbette ki bu  çalışmalar naklin tamamen aklileştirilmesi anlamına gelmemeli.

            Tarihimizin parlak sayfalarına dönüp baktığımızda bilgiyi elde etme yollarından vahiy ile aklın her zaman yan yana karşımıza çıktığını görürüz. Henüz İslam’ın ilk neş’et ettiği yıllarda Hz. Muhammed, İslam’ı anlatmak ve öğretmek için Yemen’e gönderdiği Muaz b. Cebel’e ‘Bir soru ile karşılaşırsan ne ile hüküm vereceksin?’ sorusuna Muaz ‘Kur’ân-ı Kerimle’ diye cevap veriyor. Ardından Hz. Muhammed ‘Ya orada bulamazsan?’ sorusunu yöneltiyor. Cevaben ‘Sünnette’ diyen Muaz’a peygamber ‘Ya orada da bulamazsan?’diye sorunca Muaz ‘Aklım ile hüküm veririm’ diyor. Bu cevap karşısında peygamber ‘Allah’ın resulünün elçisini muvaffak kılan Allah’a hamd olsun’ demek suretiyle  soruların cevabının oldukça isabetli ve kendisinin de  memnuniyetini ifade etmiş oluyordu. Basit gibi gözüken bu diyalog aslında Müslümanlara yöntem bildiriyordu. Biraz daha düşünüldüğünde ise konum itibariyle vahiy ile aklın aynı düzlemde olduklarının beyanı müşahede edilecektir. Zira vahiy, akıl yürütmeye gerek kalmaksızın Allah’ın kullarına bir lütfüydü. Kul zorlanmadan hakikati elde edebilecekti. Bu bağışlanma olmasaydı da kul ontoloji, epistemoloji, etik ve estetik arayış içine girecekti; Nitekim Hz. Muhammed de, peygamberlik öncesi bir arayışın tanıklığını yapmış olan mağarada bu muhakemeyi görürüz. Yine Hz. İbrahim gerçekliği yakalayabilmek için topluluğundan uzaklaşıp yer yüzünde bir arayışa girer. Buda bir incir ağacının altında günlerce tefekküre dalar. Batı ve Doğu düşünce tarihinde de filozoflar başta  arke-varlıkların ilk kaynağı- olmak üzere pek çok metafizik alanda akıl yürütmüşlerdir. Yaratılan insan için verilen sorumluluk ve iyiyi kötüden ayırabilecek bir kriter  akıl olduğuna göre bunun en doğru bir biçimde de kullanılması öngörülecektir.  Bütün İslam alimlerine göre de peygamberler ve getirdikleri kitaplar Allah’ın bir rahmeti ve insanlar için bir kolaylıktır. Aksi, her birimizin İbrahimi arayış içinde olmasını gerektirecekti.

            Değer itibariyle ise şüphesiz vahiy, aklın önünde yer almaktadır. Vahyi bilgi kesinlik ifade ederken akli bilgi için aynı hükmü veremeyiz. Allah’ın tüm insanlara verdiği saf akıl bazen diğer düşüncelerle veya nefisle karşılaşmalarında bu safiyetini kaybedebilmektedir. Âkil, elde ettiklerinin doğruluğunu yalnızca akıl süzgecinden geçirdiğinde yanlış sonuçlar elde edebilir. Bu durumda subjektif olmayan objektif bir kritere baş vurmanın zorunluluğu ortaya çıkar. Vahyi bilgi ise bizim dışımızda ve bireysel çıkarım ve düşüncelerden uzak bütün insanlar için ortak hakikatler bildirir. Böyle objektif ve kuşatıcı bir bilgi bizi yanlış düşüncelerden ve sapmalardan koruyacaktır.

            İnsan düşünen bir varlık olduğuna göre aklına şöyle sorular gelebilir:Peki bu bilginin vahiy ürünü olduğunu nereden anlarız? Bunun içinde yine kriter olarak akıl gerekmez mi? Vahyi bilgi içerisinde ‘Akletmez misiniz? Düşünmez misiniz?’ gibi akli temele dayandırılan ibarelerin yer alması bir çelişki değil midir? Üstelik varlık alemini akıl yoluyla araştırıp dikkate almayı ve ona dair bilginin yine akıl yoluyla elde edilmesini öngörmektedir.

            Zihne gelen bu ve benzeri pek çok soruların cevabını diğer İslam filozofları gibi  Endelüslü filozof İbn Rüşd de ‘Faslu’l-Makal’ adlı eserinde cevaplandırmaya çalışır.  İbn Rüşd diğer filozoflardan farklı bir yöntem ve yol ile izah getirir. O,çalışmasına  vahyin karşısında aklın konumunun ne olduğunun belirlenmesi ile başlar. İbn Rüşd, naklin, aklı istidlalin önemini pek çok ayetle vurguladığını hatta bizzat zatının bilinmesi için akli istidlalin kullanılmasını teşvik ettiğini bildirir. Hem aklın hem de vahyin maksadının yaratıcının bilinmesi olduğuna göre hedeflerin birliği ona ulaşılan vasıtaların da birliğini beraberinde getirecektir. Akli ve vahyi bilgiler birbirine ters düşmez. Görünürde böyle bir durum olduğunda ise ilim de ileri olanlar-rasıhûn- bunları te’vil eder. Bu te’vil ehli  yanlış yapmamakla beraber tıpkı iyi bir doktor gibi bazen hata yapabilir, bunu da mazur görmek lazım. Şu halde akıl ve vahiy ile elde edilen iki tür hakikatin olduğu söylenemez mi? Sorusun cevabını ise ‘çifte hakikat’ değil tıpkı bir madalyonun iki yüzü gibi tek hakikatin iki ayrı söylemi şeklinde anlaşılması gerektiğini vurgular.

             

               Gerçekten Nietzsche’nin belirttiği gibi korkuların ve acziyetin bir gayreti sonucu, Hz. Ömer’in helva putları gibi biz de önce zihnimizde yüce bir Tanrı üretip sonra onu gerçek mi sandık? Bütün bu inanan milyarlar bu kadar basit bir kurgunun kurbanı mı idiler? Tıpkı yarı insan yarı maymun olan o ilk ucubenin fiziğindeki evrimleşme gibi beynimizde bir evrim olacak, hakikate ulaşacak, aklı ve ürünlerinin dışında hiçbir şeye itibar etmeyecektik. Kendileri söyledi, kendileri anlattı ve hatta kuvvetli delillerle(!) delillendirdiler. Bütün dünyaya sundular, çok yerde kabul gördü alkışlandı ama istenilen sonuç elde edilemedi. O kadar maddiyatta ileri gittiler ki yükseltilen değer tamamen maddi nesneler oldu. Tanrı bertaraf edilmişti ama onun yerine ikame edilen varlık tamamen insanın kendi ürünüydü. Tapınma ve ibadet yine vardı yalnızca önünde secde edilen varlık başkalaşmıştı.

 Ve 21. yüzyıl… sanılanın aksine daha belirgin bir şekilde bir arayışın olduğu bir yüzyıl. Öyleyse salt akılla çözemediğimiz veya çözümü olmayan konular için yine gökten yardım almak şart. Böyle bir zamanda ne Cebriye gibi  aklı iptal etmek ne de Mu’tezile gibi akla olduğundan fazla güvenmek suretiyle değil orta bir yol tutarak;akıl ve nakli uzlaştırarak, arayış içinde olan insanlığa çok şeyler sunabiliriz. Bunun içinde daha çok İbn Rüşdlere ihtiyacımız var.

                       

 

                                                     06-02-2008   Halime YILDIZ

Ha Bugün Ha Yarın

14/3/2008

BUGÜN, YARIN….(Almanya Hatıraları3)

 

“Dönemediler, çok istediler, dualar ettiler. Hadi dönelim derken maddi şeyler ağır bastı, tatlı geldi. ‘İnsanoğlunun bir vadi dolusu altını olsa ikincisini ister. İkincisi olsa üçüncüsünü…’ buyuran Rasulullah’ın sözü, gerçekliğin çarpıcılığıyla devreye giriyor. Bir tarla, bir öküz yeter, gayrısı fazlaydı. İnsan uzadıkça uzayan, arttıkça artan bir emel sahibi. Ömrü biter istekleri bitmez. Nice evler alındı nice öküzler….Geçmişin inadına köyün en görülür kısmına diktiler yarı Avrupa yarı Türk versiyonu çift cinsiyetli evleri. İki mesaj birden verilmeliydi, biz sizden farklıyız ama gene sizlerle olmak istiyoruz. Fakirliğin acısı çıkarılmalıydı. Varsın olsun senede bir sefer gelinsin.

            Seneler çabucak tükendi. Bir akşam uğradıkları evlerinde kocaman delikanlıları kızları görünce ‘A! siz de ne zaman büyüdünüz?’ dediler. Zaman bütün çıplaklığıyla ortaya çıkmıştı. ‘Eyvah! Şimdi ne yapmalı? Çocuklar küçükken kolaydı. İstedikleri giyecek ve yiyecekleri, ceplerinde kendilerinde hiç olmayan bolca harçlık. Tamamdı daha başka ne isterlerdi. Ne nankör çocuklar kendileri ne sıkıntılar çekmişlerdi. Günlerce bir dilim ekmek peynir ve yarım dilim domatesten oluşan kumanyalarla en ağır işlerde çalışmışlardı. Kimin için?....? Cevabı yok. Verilebilecek doğru bir cevap… Çocukları kandırsalar da kendilerini kandıramazlardı. Faturasının çok ağır olacağını fark edememişlerdi. İşte yüzleşme zamanı. Verebilirsen ver hesabını. Nerden başlamalıydı. Etekler, yürekler tutuştu. ‘Nerdesin gecenin bu vaktinde? Ne sigara mı kullanıyorsun? Sokak kavgalarına mı karıştın? Ne bu halin uyuşuk gözlerin halsiz vücudun? Neyin var kızım? Niye sürekli aynı müziği dinliyorsun? Niye bu kadar hand y-cep telefonu-faturan? Kiminle görüşüyorsun? Sabahları niye istifra yapıyorsun yoksa üşüttün mü? Ne o sakladığın kitap? Niye konuşmuyorsun benimle? Ne biçim cevaplar veriyorsun? Biz anne ve babamızla böyle mi konuşurduk? Bütün verdiğim harçlığı nerde kullanıyorsun? Niye mutlu değilsin?....

            Her bir sorunun cevabını kendi istedikleri gibi verileceğini zannettiler. Olmadı olamadı. Çocuklar büyüdükçe sorunlar da büyümüştü. Artık yetişemiyorlardı. Onlar ayrı dünyaların insanıydı. Biraz sıkıştırmak, ana babalarından gördükleri gibi dayak atmalıydılar onbeşlik delikanlılara. Nerden bilecekleri ‘Jugendheım’ları. Yalnızca eğitmek istemişlerdi nerden bileceklerdi çocuk dövmek yasaktı. Ellerinden alınacağını gençlik evlerine yerleştirileceğini nerden bilebilirlerdi. Öğrendiler ama çok geç olmuştu. Evlerinin kedileri, dizlerinin dibinde zannettikleri kızları da aynı şeyle karşılarına dikiliyordu ‘Eğer böyle davranırsanız sizi şikayet ederim.’ Geçmişi düşündüler, daha doğar doğmaz ayrıldıkları yavrularının o acıları mı yoksa şimdiki mi?  Hangisine yansınlar. Ah şu zaman ne acımasız!

            Geri dönmek…şimdi mümkün mü? Neyi toplayıp götürecek. Dağılmış, parçalanmış, bir aile mi? Önce ben diyen, egoist, yalnızca tüketmeyi amaç edinmiş kapitalist, her şey meşrudur diyen liberalist bir düşünceyi nasıl taşıyacaksınız, bu mümkün mü? Böyle bir zihniyeti ve hayatı, her türlü hatadan, kusurdan uzak  hayal ettikleri mekana taşıyabilmek ne derece doğru. Hem kabul görür mü? Yarı Alman yarı Türk ikinci nesil uyum sağlayabilir mi? İster mi farklı yaşantıyı; sudan çıkmış balığa dönmezler mi? Bir yaz tatilinde dahi uyum sorunu yaşanırken sürekli olarak ikamet oldukça zor olacaktır. Belki biraz daha yaşları ilerlesin, evlensinler sorumluluk alsınlar ondan sonra dönme düşüncesine girmek daha mantıklı olacaktır.

            Seneler bir sonraki seneyi yakalamakta acele eder. Üçüncü nesil de yetişmiştir. Sorumluluk alması beklenen nesil hiç de öyle olmamış, torunlar daha çok Alman kültürüne yaklaşmış. Artık emekli olma zamanı; işte şimdi olabilir. Ama yine hayır zira ölesiye çalıştıkları vücutlarında hastalıklar birer- birer günyüzüne çıkmakta. Hastane lazım, doktor lazım, ilgi lazım, ilaç lazım, lazım olan ne kadar çok şey var. Nasıl olsa dönecek bir gün bu vücut, ya sağ ya ölü.                  

       06-02-2008           HALİME YILDIZ

« Önceki ::

Blogcu ile yapıldı